Menu

Tokyo’dan Beyrut’a Bir Sinema Yolculuğu – Necati Sönmez

no.1

Tokyo’dan Beyrut’a Bir Sinema Yolculuğu – Necati Sönmez

“Beyrut yok

Sırtımız önümüz denizin sırları yok

Kanımızı yitirene kadar evet

Anıların sözcüklerini yitirene kadar

Ancak söylerim şimdi yok

O son bombardımanda yok

O yer çukurda başka bir şey kalmadı yok

O ruh içinde kalmadı yok

Beyrut yok”

(…)

-Mahmoud Darwish

“Beyrut Kasidesi” (Çev: Metin Fındıkçı)

Beyrut’a hiç gitmedim. Yine de tuhaf biçimde ruhuma kök salmış olan bu şehrin bendeki izlerini anlatmaya çalışacağım bu yazıda. Gitmediği görmediği bir şehir hakkında oturduğu yerden yazı yazma cüretini nereden bulur insan? Elbette filmlerden, şiirlerden, şarkılardan, tarihten…

Özellikle son dönemde izlediğim filmler sayesinde daha da pekişen bir aşinalık duygusuyla, Beyrut’a dair sinema eksenli (veya sinemaya dair Beyrut eksenli) bir hikâye anlatmak istiyorum. Elbette şimdinin değil 1970’lerin Beyrut’u, seyahat kitaplarının değil kavganın Beyrut’u, bu sözünü edeceğimiz: O dönemde ateşi iyice yükselen dünyanın nabzının attığı, Arap coğrafyasındaki devrim mücadelesinin başkenti olan bir şehirden, bugün artık var olmayan bir yerden bahsediyoruz. O nedenle Beyrut’un hikâyesi pekâlâ Japonya’ya dair bir hikâye de sayılabilir.

Önce 1960’ların Tokyo’suna flash-back yapmamız, filmi oradan başlatmamız gerekiyor. Savaş sonrasında ABD’nin hegemonyası altına girmeye başlayan, yeni-sömürgeciliğin restore edildiği Japonya’dayız. İki ülke arasındaki güvenlik anlaşmasının 1960’ta yenilenmesi, özellikle gençler arasında büyük tepkiye yol açar. 1966›da Tokyo’da çiftçilerin toprağına el konulup yeni bir havaalanının yapımına girişilmesi, ardından Vietnam Savaşı’nda ABD’nin Japonya’yı askeri üs olarak kullanma girişimi bardağı taşıran damlalar olur ve 1960’ların sonlarına doğru Japonya’da öğrenci hareketi çığ gibi büyür.

Fransa’nın Mayıs 1968’ine paralel olarak, Japonya’da da Ekim-Kasım 1968 yaşanacak, buna karşılık eylemler polis tarafından şiddetle bastırılacak, ülke çapında solcu eylemcilere karşı amansız bir sürek avı başlatılacaktır. Bu arada devletin baskı ve şiddetine tepki olarak bir çok silahlı grup da çıkar ortaya, bunlardan biri ve en tanınmış olanı Japon Kızıl Ordusu.

Bu sırada, 1969’da Masao Adachi adlı genç bir yönetmenin “A.K.A Serial Killer” (Ryakusho: renzoku shasatsuma) isimli bir film çektiğine tanık oluyoruz. Eline geçirdiği bir silahla peşpeşe dört kişiyi öldüren 19 yaşlarında bir katilin hikâyesinin anlatıldığı filmde, klasik belgesel tarzını veya olayları aktarmaya dayalı düz bir anlatım yolunu kullanmak yerine, sonradan sinema tarihine “fûkeiron” (landscape theory) olarak geçecek bir yöntem izler Adachi. Yönetmenin bu filmle öncülüğünü yapacağı, dilimize “peyzaj teorisi” diye çevirebileceğiniz bu anlayışa göre, devletin iktidarı çevremizi kuşatan peyzaja sinmiştir. Kırsalda olsun kentlerde olsun devletin biçim verdiği ve gücünü tahkim ettiği bir manzara içinde yaşarız hep. Bu da zamanla varlığımızı ve davranışlarımızı etkileyen en önemli faktörlerden biri haline gelir.

Buna göre “A.K.A Serial Killer” ana karakterinin doğduğu köyden çıkıp işçi olarak kente göç etmesine ve cinayetleri işlemesine kadarki yolculuğunu, geçtiği yerlere uğrayarak aktarırken, Japonya’nın hızlı ekonomik gelişmesine paralel olarak ortaya çıkan vahşi kentleşmeyi, şehirlerin bireyi ezen mimarisini ve bu tekdüze manzaranın insan ruhuna etkisini sorgular.

“Fûkeiron” kavramını savaş sonrası Beyrut’una uygulamak üzere bir kenara koyalım şimdilik ve kameralarımızı 1971 yılının Cannes Film Festivali’ne çevirelim. Adachi o sırada, Nagisha Oshima’ya ve bir çok başka yönetmene senaryolar yazmış, ama yolları en çok ‘pinku’ ekolünün öncüsü Kôji Wakamatsu ile kesişmiş, ismi bilinen bir sinemacıdır artık. 1971’de Wakamatsu ve Adachi -ilkinin yönettiği, ikincisinin yazdığı- filmlerinden ikisini sunmak üzere Cannes’a davet edilirler. Bu filmler: ‘Katillerini hak eden’ bir toplumun resmedildiği “Violated Angels” (Okasareta hakui, 1967) ile bir grup devrimci öğrencinin polisten kaçışını anlatan “Sex Jack” (Seizoku, 1970). 

İkili, festival sonrası Tokyo’ya dönüş yolunda Beyrut’a uğramaya karar verir. O sırada Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin eylemleri dolayısıyla dünya gündeminde olan Filistin mücadelesine yakından tanık olmak isterler. Bu ani kararla çıktıkları Lübnan yolculuğu, iki radikal sinemacının hayatlarını kökten değiştirecek bir deneyime dönüşür.

Ellerindeki kamerayla mülteci kamplarını, Filistinli gerillaların gündelik hayatını, askeri eğitimlerini belgelemeye başlarlar. Ürdün-İsrail sınırına yakın dağlarda iki hafta geçiririrler, zaman zaman askeri eğitime katılır, tünel kazar, bazen de kamerayı alıp çekim yaparlar. Oradan ayrılıp Beyrut’a döndükten sonra, bir sabah gazeteye bakınca filme aldıkları ve günlerini birlikte geçirdikleri insanların fotoğraflarıyla karşılaşırlar: Hepsi öldürülmüştür. (Tam da Kara Eylül’ün yaşandığı dönemdir.)

Bu olay özellikle Wakamatsu için büyük bir şok olur, Japonya’ya dönmeye karar verir. Adachi orada kalıp çekimlere devam eder ve sonunda, ikisinin imzasını taşıyan “Red Army/PFLP: Declaration of World War” (Sekigun-P.F.L.P: Sekai sensô sengen, 1971) adlı bir propoganda-belgesel çıkar ortaya. 

Adachi, bir kaç sene Lübnan’a gidip geldikten sonra oraya yerleşmeye karar verir. Ve sinemaya kenara bırakıp tam 27 yıl sürecek bir yeraltı hayatı sürer. O sırada, kurucusu Fusako Shigenobu başta olmak üzere bir çok üyesi Lübnan’da bulunan Japon Kızıl Ordusu’na dahil olmuş, örgütün sözcüsü olmuştur. Öte yandan ülkesi Japonya’da film yapmaya devam eden, ancak militan solcu etiketiyle devletle başı sürekli dertte olan Wakamatsu sık sık yoldaşını ziyaret etmeyi ihmal etmez.

Bu dönemde Afrika ülkelerini de dolaşan, oradaki özgürlük hareketleri üzerine “Red Army/PFLP”in devamı niteliğinde filmler yapmayı tasarlayan Masao Adachi uzun bir illegalite döneminin ardından 1997’de Beyrut’ta gözaltına alınır, üç yıl hapiste tutulduktan sonra sınırdışı edilerek önce Ürdün’e ardından 2001’de Japonya’ya teslim edilir. Japonya’daki mahkeme aleyhinde somut bir delil bulunamayınca –operasyonlara doğrudan katılmamış, şiddete bulaşmamıştır çünkü- sonunda pasaport kanununu ihlalden hüküm giyer ve iki sene hapis yatar. Çıktıktan sonra hayat hikayesini “Film/Devrim” (Eiga/Kakumei) adıyla yayınlar. Onca yıl sonra sinemaya döndüğünde, ele alacağı konu yine bir Kızıl Ordu elemanının hikâyesi olacaktır: «Prisoner/Terrorist» (Yûheisha–terorisuto, 2006). Ne var ki, Japon hükümeti bir daha ona pasaport vermez ve filmlerinin yurtdışı gösterimlerine katılamaz artık.

Adachi Beyrut’unu da bir daha göremeyecek, ama hayalini kurduğu yeni bir proje için yıllar sonra orayı tekrar filme almanın bir yolunu bulacaktır. (Orada yaşadığı dönemde Filistinlilerin hayatını ve mücadelesini belgelemek üzere çektiği görüntülerin hepsi 1982’de İsrail’in Beyrut’u işgali sırasında kaybolmuştur.)

Bunun için Eric Baudelaire adlı Fransız bir sinemacıdan yardım ister; oraya gidip tarif ettiği bazı yerleri çekmesini rica eder kendisinden. Sabra ve Şatilla’nın bugünkü durumunu, katliam kurbanları için yapılan anıt park ve mezarlığı, Beyrut’un kalabalık caddelerinden birini, yeni inşa edilen şehir merkezini, kentin sahil kesimlerini, geçmişteki sokak savaşlarının izini taşıyan herhangi bir harabeyi, vb.

Baudelaire tarif edilen yerleri 16 mm kamerasıyla çekip Tokyo’ya getirdiğinde, Adachi eski kentini neredeyse tanıyamaz. Hariri sonrası Beyrut’ta inşaat furyası patlamış, neo-liberal politikalarla 

şehrin görüntüsü tamamen değişmiştir. Böylece “peyzaj teorisi” (fûkeiron) bir kez daha işlemiş, bu sefer Baudelaire tarafından Adachi’ye uygulanmış olur.  

Eric Baudelaire’in Masao Adachi ile bu imaj alışverişinden, Fusako Shigenobu’nun ve Lübnan’da doğup büyüyen kızı May’in hikayesini de içeren “The Anabasis of May and Fusako Shigenobu, Masao Adachi and the 27 Years Without Images” (2011) adlı bir belgesel ortaya çıkar.

Devrimci mücadele ile sinema yapmayı özünde aynı şey olarak gören Adachi, belgeselin bir yerinde şunları söyler: “Eylem öncesinde araştırma yapmak, çevreyi incelemek, film çekme süreciyle hemen hemen aynıdır. Filmde çekim, yönetmenin ‘action’ (motor) demesiyle başlar; tıpkı bir gerilla operasyonunda olduğu gibi. Hiç bir operasyona doğrudan katılmadım, ama katılanlarla sonradan konuşurdum. Yapılacak eylemi tüm detaylarıyla kafamda canlandırır, uçağın nasıl kaçırılacağını, kaçırılan uçakta neler yaşandığını, rehinelerin başka bir havaalanında nasıl salıverileceğini hayal etmeye veya bir elçiliğin işgalini, işlerin nasıl yürüyeceğini, her şeyi gözümde canlandırmaya çalışırdım. Bir senaryoyu defalarca yeni baştan yazmak gibi bir şey. Yani kendim hiç operasyona, hatta stratejik planlamaya katılmasam da; film yapıyor olsaydım nasıl hareket ederdim diye olasılıkları kafamda canlandırırdım. Operasyon sona erdiğinde ise, yoldaşlara ‘nasıl gitti?’ diye sorardım. Kafamda kurduğum şeyle gerçekte yaşanan arasındakı farkı görünce, gerçekliğin ne denli olağanüstü olduğuna bir kez daha şaşardım.”

Baudelaire ve Adachi arasındaki işbirliği devam eder ve Beyrut’un yakın geçmişine dair ilginç bir film daha çıkar ortaya: “The Ugly One” (2013). Bu yazının derdini eğer bir filme aktarmak gerekseydi, buna yakın bir film olurdu muhtemelen. Söz konusu ortak film denemesinde Baudelaire, Adachi’nin kente dair anlattıklarını temel alarak, bunların üzerine bir çiftin hikâyesini bina eder. İç savaş sırasında yaşananların gölgesi herkesin ruhuna sinmiş, ama kentin ‘peyzaj’ı geri dönülmez şekilde değişmiş, geçmişin üzerine sünger çekilmiştir; film işte bunu anlatır. 

En başında Sabra ve Şatila kampının dar sokaklarının görüntüleri eşliğinde Adachi’nin sesi, orada geçirdiği 26-27 yıl boyunca Beyrut’un nasıl değiştiğini anlatır bize. “Öylesine değişti ki, Beyrut sokakları gözyaşı doldu,” der. “İç savaş döneminde veya İsrail’le savaşta, her saldırıda Beyrut’un ağladığını hissederdiniz. Biz de direnişi aynı şekilde ağlayarak örgütledik aslında. Sözcükler kulağa abartılı gelebilir, bir ülke veya şehir ağlamaz, ama bendeki izlenim buydu. Sonra Beyrut unutmaya başladı, kendi gözyaşlarını unuttu. Her şey durgunlaştı. Sanki insanların ve şehrin gözyaşları kesilmedi ama bir an sessizliğe gömüldü. Beyrut uyuşmuştu. Bunu özellikle hapiste geçirdiğim üç yıl boyunca çok yalın biçimde hissettim.”

Adachi üzerine bir başka Fransız yönetmenin, Philippe Grandrieux’nün yaptığı «It May Be That Beauty Has Strengthened Our Resolve – Masao Adachi” (Il se peut que la beauté ait renforcé notre résolution – Masao Adachi, 2011) adlı belgeseli de analım bu arada. Daha çok uzun bir söyleşi formundaki filmde şunları öğreniriz Adachi’den: “Kuşkusuz eve dönüp film yapmaya devam etmeyi düşünmedim değil. Ama önceliğim, gözümün önündekilere katkıda bulunmaktı. Filmler her zaman yapılabilir, bekleyebilirdim. Orada da film yapmayı planladım. Aramızda bir tür görev bölüşümü yaptık; Wakamatsu film yapmak üzere Japonya’ya döndü, ben burada kaldım.”

76 yıllık hayatı boyunca 100’den fazla filme imza atan Wakamatsu, ne acı ki 2012 sonbaharında Tokyo’da bir taksinin altında kalarak dünyaya veda etti. En yakın yoldaşını yitiren Adachi, bugün bir tür hapis hayatı yaşadığı ülkesinde, Beyrut’u uzaktan düşleyerek hâlâ yeni proje hayalleri kuruyor. 

Enternasyonalliğinden eser kalmamış olsa da hâlâ Arap dünyası öksürse nezle olan bir şehir, Beyrut. Ne zaman neye dönüşeceği meçhul bir enerjiyi derisinin altında gizliyor sanki. Basit gibi görünen bir çöp meselesi için sokağa dökülen insanlar, evlerine dönmeden önce yozlaşmış yöneticileri de tarihin çöplüğüne yollamak istiyor mesela. Kim bilir belki de, yitirdiği hafızasını da gizli bir yerden bulup çıkarır bir gün.

Beyrut’a hiç gitmedim, başta dediğim gibi. Şimdi gitmek istiyor muyum, emin değilim. Onu zihnimde sinemadan, kitaplardan devşirdiğim imgelerle yaşatmaya devam etmeliyim belki de.

Filmlerden tanıdığım Hamra caddesinin eskisinden dağlar kadar farklı olduğunu, oradaki buluşma mekanlarından Modca Café’nin yerinde artık yeller estiğini yine filmlerden biliyorum. 1970’lerdeki öğrenci hareketlerini, 1974’teki üniversite işgalini, iç savaşta neler yaşandığını, mülteci kamplarında işlenen korkunç katliamları, devrim düşleyenlerin hayalkırıklığını, hepsini filmler ve kitaplar anlatıyor bize.

Yine de Suriyeli şair Nizar Qabbani’nin “dünyanın metresi” olarak gördüğü bu şehre gidersem eğer bavuluma koymak isteyeceğim şeyler arasında, aşağıda listelediğim filmlerden başka şeyler de var. 1972 yılında şehre gelip Filistin Kurtuluş Örgütü’ne katılan ve işgale kadar hayatının 10 yılını burada geçiren büyük şair Mahmoud Darwish’in “Beyrut Kasidesi”, burayı hiçbir zaman terketmemiş olan Ziad Rahbani’nin “Bel-nesbe La Boukra Shou? (Yarın Ne Yapacağız?) başlıklı müzikal oyunu, Mısırlı yazar Sonallah Ibrahim’in “Beyrut… Beyrut” adlı kitabı, burada sürgün yaşamış Pakistanlı Marksist şair Faiz Ahmad Faiz’in «Beyrut: Dünyamızın Süsü» (Beirut, nigaar-e-bazm-e-jahaan) adlı şiiri ve Edward Said’in tüm külliyatı bu yolculukta yanımda olsun isterim.

Beyrut’un yeni ‘peyzajı’ karşısında yalnız ve savunmasız kalmamak için.

BEYRUT ÜZERİNE FİLMLER (belgesel-kurmaca karışık):

“Red Army/PFLP: Declaration of World War” (Sekigun-P.F.L.P: Sekai sensô sengen, 1971), Masao Adachi & Kôji Wakamatsu

“100 Faces for a Single Day” (Mi›at Wajeh Li Yawm Wahed, 1972), Christian Ghazi (Yönetmenin elde kalan tek filmi. Diğer tüm filmleri savaş sırasında yangında yok oldu)

Maroun Baghdadi’nin filmleri, özellikle: “Beirut Oh Beirut” (Beyrouth ya Beyrouth, 1975), “We Are All for the Fatherland” (Koullouna Lil Watan, 1979), “Little Wars” (Houroub Saghira, 1982)

“Beirut, The Meeting” (Beyroutou el lika, 1981), Borhane Alaouié 

“A Scent of Paradise” (Un parfum de paradis / Ra›Ihato Al Janna, 1982), Omar Amiralay (Beyrut kuşatması üzerine)

“West Beyrouth” (1998), Ziad Doueiri

“The Sound of Footsteps on the Pavement” (Waq’o akdamin aala hijarat al rassif, 2004), Reini Mitri

“Beirut Diaries: Truth, Lies and Videos” (Yaumiyat Beirut: haqa›eq wa akadheeb wa, 2006), Mai Masri

“Lemon Flowers” (Zahr el-Laymoon, 2007), Pamela Ghanimeh

Jocelyne Saab’in Beyrut üzerine yaptığı muhtelif filmler: “A Letter from Beirut” (Rissalah Min Beyrout, 1979), “Beyrouth, Ma Ville” (1983), “Once Upon A Time in Beirut” (Kanya Ya Ma Kan Beyrouth, 1995); “What›s Going On?” (2009)

“Sleepless Nights” (Layali Bala Noom, 2013), Eliane Raheb

“Tel Zaatar: Because Roots Never Die” (Tal Al-Zaatar, Al-Gouzour Lan Tamout, 1977), Nabiha Loutfi

“74 (The Reconstitution of a Struggle‎)” (74: Istiaadat li nidal, 2012), Rania & Raed Rafei

“Birds of September” (Touyour Ayloul, 2013), Sarah Francis

“The Anabasis of May and Fusako Shigenobu, Masao Adachi, and 27 Years without Images” (2011), Eric Baudelaire

“The Ugly One” (2013), Eric Baudelaire

Share

This is a unique website which will require a more modern browser to work!

Please upgrade today!